CONTAINMENT – Öneri Serisi

Yeni bir öneri ile buradayım 🙂 Tek sezon ve 13. bölümü ile final yapmış, bilim kurgu / aksiyon karışımı bir kategorizasyona sahip diziden bahsetmek istedim bu yazımda. Başlıktan zaten gördünüz, Containment isimli bir mini dizi tavsiye ediyorum.
Atlanta’da karşımıza çıkan bir salgın konu alınıyor. Grip belirtileri gösteren bu hastalık 24 – 48 saat içinde ölümlere sebebiyet veriyor ve bu ciddiyet nedeni ile şehrin belirli bir kısmı karantina altına alınıyor.

Reklamlar

Gönlümün Piraye’si

Gönlünden geçenlerin dile düşmesi bir meseledir. Içinden geçen destanlar, Nazım’ı kıskandıracak dizeler dile geldiğinde söze dökülemez. Işte bu kaybetme korkusudur. Bu, kendi aşkından bile korkmaktır. Ve bana sorarsanız en tehlikelisidir. Insan içinden geçenleri söylemeye korktuğu vakit kaybetmeyi de kabullenmiş demektir. Kaybetmeyi kabulleniş, kaybetmeyi de davet etmektir.

Içimden geçen sözlerin ve seslerin sevdiğimin kulağına gitmesine müsade etmeliyim. Göreceğim tepkilerden ise korkmamalıyım, biliyorum. Bu korkuyla yüzleşmeye cesaret ettiğim gün kazandığım gün olacak, bunu da biliyorum. Bugün, sana seni ne kadar sevdiğimi haykırsam, bana beklediğim tepkiyi vermeyeceksin. Gel gelelim, üzerine yatıp düşündüğünde seni sevmemin kıymetini bileceksin.

Diyelim ki, sen bunu okudun ve kendi ipekten cümlelerini söyledin kendi Piraye’nin kulağına. Senin Piraye’n, olur da dönmez ise sana ,rüzgar senin yürekten dizelerini yanlış kulağa sürükledi demektir. Ve her dizenin, biz fark etmesek bile gerçek sahibi vardır kavuşmayı beklediği. Sen de bekle… Sözlerin ve dizelerin gerçek Piraye’ye elbet ulaşacaktır. İçinden geçenler, ona ulaştığı vakit anlam bulacağı Piraye’ye elbet kavuşacaktır.

Duvarımdaki Çiçekler

Sana getiremediğim çiçekleri biriktiriyorum şimdi. Kimi duvarımda, kimi kitabımın arasında, kimisi de masamdaki vazoda. Her birini sana diye deriyorum. Her birini senin için kokluyorum. Gözümün her değişi senin için, ciğerime o kokuyu her çekişim senin için. Inanir mısın, sularını değiştirirken bile akan her damla senin için.

Bayramların sabahı da öyle. Her bayramın ilk sabahı yenen her zeytin tanesi, yenilenen her çay bardağı, verilen her bir baklava tabağı senin için. Sen burda yoksan bile, bundan sonra atılan her bir adım sana… Bilmem sen de hisseder misin? Bilmem sen de bunu görebilir misin? Artık önemli günleri, bir önemle geçirmenin vakti geldi. Bilmem bilir misin? Hepsi senin için…

Korku

Kalbimi ellerinin arasında tutuyor gibi… Korku öyle bir şey ki… Bu gördüğünüz dikenleri sımsıkı göğsüne bastırmak ve öylece dengede durmaya çalışmaya benziyor. Nefes aldıkça göğsüne batıyor, battıkça canın acıyor, acıdıkça dengeni kaybedip saksıyı bırakmak istiyorsun, bırakacakken dengeni kaybedip daha sıkı sarılıyorsun dikenlere.

Şu pencereden giren günışığı sanki… Onsuz yaşanmayan, o olunca daha da büyüyen dikenlere sarılmak gibi. Ta içine sokasın geliyor, öyle bir his bu. Sonra batıveriyor yine göğsüne. Sevmek, korkmak gibi. Düşmesin diye sarıldıkça canın yanıyor.

Oda – Kısa Hikaye 3

“Seni hiç dinlememeliydim” dedi, sanki sırtına koca bir çuval tuz yüklenmiş gibiydi. Bilirsin ki tuz çok ağırdır. Sırtındaki yük yüzüne yansımıştı, kalbini tuttu. Derin derin nefes aldı 3-4 kez. Böğürür gibi bir ses çıktı ağzından, “Eğer o arabada olsaydım, onlar hala hayatta olacaktı” dedi. Karşısındaki gözler artık bir çift göz kapağının arkasındaydı. Bundan cesaretle onun yüzüne baktı uzun uzun.

Herkese o kadar kızgındı ki… Kime, neden kızgın olduğunu bile unutmuştu. Her bir günahını ve hatta olmayanları bile kabul etmişti. “Evet, ben büyük bir günahkarım. Bunun başka bir açıklaması olamaz. Herkesi hem yaşarken kaybettim, hem ölüme emanet ettim. Ben böyle nasıl yaşayacağım?” O an tekrar kalbini tuttu… Birden var gücüyle, tüm nefesiyle ağlamaya başladı. Bağıra bağıra ağladı, ağladı. Uzun zamandır fokurdayan volkan sanki patlamıştı. Küçüldü, küçüldü… Bedeni küçüldükçe hıçkırıkları büyüdü. Hıçkırıklar arttı, azaldı, çoğaldı, sabit kaldı.

Bu hissi hiç yaşadınız mı bilmiyorum. O, bu hissi ilk defa yaşıyordu. Içinde duran şeyin ne olduğunu anlamamıştı ya, şu an onunla yüzleşme anıydı. Nasıl devam edeceğini düşünüyor ama bir türlü bulamıyordu. Insan bu acıya nasıl dayanırdı? Yattığı yerden kalktı, kapıya doğru adım attı. Durdu. Arkasına döndü, boş gözlerle odaya baktı. Az önce içinden taşanlara bakıyordu sanki. Tüm biriktirdiklerini boşaltmıştı az önce. Simdi ici bombostu. Kapıyı açtı ve arkasından yavaşça geri kapattı. Geride, o odada ne kalmıştı?

Herkes Kendi Güzelliğini Bulmalı

Olumlama ile ilgili bir şeyler karalamıştım. Orada dedim ya, kötüden kendini sakınmak önemli. Onunla da yetinmemeli. Atılan adımda, gidilen yolda, durulan kavşakta güzeli görmeli. Herkes kendi güzelliğini bulmalı ki, mutlu insanları yeniden görelim. Mutsuz insanları yok edemezsiniz. “Mutlu ol” dediğiniz zaman da mutlu olmayacaklar.

Her mutluluk önce kendimizin mutlu olmasıyla başlayacak.

Bugünün mutluluğu bu sarı güllere. Turuncu tomurcuk, beyazlı sarılı güllerin yuvasına… Mutluluk bu renkleri görebilmekte, şahit olabilmekte. Mutluluk yeşilin üzerinde dans eden yaprakları seyredebilmekte.

Senin mutluluğun ne?

Güzeli Görme

Olumlama denen şeyi eminim duymuşsunuzdur. Felsefesini uzun uzadıya anlatmayacağım, isteyen daha sağlam literatürleri kullanarak araştırabilir. Ben bugün, bu işin en basitinden bahsedeceğim; kendimi olumlamanın içinde nasıl bulduğumdan…

Bu kavramlar ya da içerikler zaten hemen hemen herkesin bildiği şeyler. Biliyoruz ama ya hayatımıza uydurmuyoruz, ya bir şekilde göz ardı ediyoruz ya da ne bileyim, belki de akışa kapıldığımız için unutuyoruz.

Bir gün tesadüfen, olumlama ile ilgili bir yazı gördüm. Yazıya göz attım ve bir aydınlanma yaşadım. Aydınlanma dediğim şeyle böyle ruhani bir olay hayal etmeyin lütfen. Doğru parçaların, doğru yere yerleşmesi gibi bir andı. “Bak ne de güzel araba sürüyorum, bozulmaz umarım” dediniz ve ertesi gün araba sürekli istop etti. “Ya, sevgilimle ne güzel anlaşıyoruz. Bakalım ne kadar daha kavgasız devam edeceğiz?” dediniz ve o akşam tartışma çıktı. Siz olumlu bir şeyin evrende olumlu enerjisiyle seyretmesine izin vermezseniz, o enerji durur. Olumlu bir şeyin arasına neden olumsuz, bir korku enerjisi eklediniz?

Ağzınızdan çıkan şeyler evrende kalmaya devam edecek. Bu bilimsel olarak da doğru, inanan kişiler için de bir mantığı var. Birisi için, içinizden bile olsa, kötü söz söylememeye çalışın. “Ya şöyle olursa” diye olumlu bir durumu dürtüklemeyin. Bırakın, güzel şeyler geçsin dilinizden, beyninizden.

Mümkün olduğunca her konuda böyle davranmaya çalışın. Zor biliyorum, hatta uyum sağlamak zaman alacak. Ancak, denemekten bir şey kaybetmeyeceğiz. Haydi şimdi içinizden geçen şeyi sesli bir şekilde söyleyin.

MUTLU OLACAĞIM!

MUTLU OLACAĞIM!

MUTLU OLACAĞIM!

Oda – Kısa Hikaye 2

Omzunda duran elin düşmesine izin verdi ve ayağa kalktı. Başını iki elinin arasına aldı. O şekilde, kendi ayaklarına bakarak bir iki adım attı ve bir anda durdu. Arkasını döndü ve ona dikilmiş gözlerin ta içine bakarak oldukça kısık bir sesle ama aynı zamanda sanki haykırırcasına konuşmaya başladı. “Sen! Beni bu hale sen getirdin. İçinde durduğum iyi anların tadını çıkarmama müsade etmedin. Ne zaman mutlu olsam, ailemin yanında olsam, kendimi huzursuz hissetmeme sebep oldun.” Gözünden yaşlar boşaldı. O kadar zamandır, sanki bu an için biriktirmişti o an döktüğü inci tanelerini.

Üzerine dikilmiş duran bir çift göz hiç bir yere kaymadı, doğruca ona bakmaya devam etti. O ise bir kaç dakika sonra, sanki hiçbir şey olmamışçasına, parmaklarıyla gözyaşlarını sildi. Odada bir kaç adım daha attı ve yönünü tekrar üzerinde duran gözlere çevirdi. “Benim tamamen sana bağımlı olmam seni mutlu eden şey. Ola ki bağımsız kaldığımı hissettiğin an, çıldırıyorsun. Söylesene! Güvenmediğin ben miyim, yoksa kendin misin?” dedi, işaret parmağını karşısındakine doğru sallarken. Parmağını indirdi, avucunu yumruk haline getirdi ve omzunu silkeledi. Ve odada adım atmaya devam etti.

Kafasından geçenler sadece karşıdakini suçlamak üzerine kurulu cümlelerdi. Haklı olduğunu düşünüyor ama daha fazla cümle kurmaya yeltenmiyordu. Hissettiği korku muydu, yoksa öfkesini nasıl kontrol edeceğini bilememesi miydi? Belki de her ikisiydi bu. Korku, her duygunun içine sinebilen bir kurt gibi miydi? İnsanın içini yiyen, yedikçe büyüyen, büyüdükçe insanın ruhunun tamamını ele geçiren bir kurt…

Oda – Kısa Hikaye 1

Uzun zaman sonra ilk kez bu kalemi elinde tutuyordu. Bu kalemi sadece kitap okurken eline alırdı. Özel bir kalemdi, ona göre. Bu sefer, sanki hayatında ilk kez eline almış gibi baktı ona, masaya bıraktı ve tekrar eline aldı. Sanki bir döngüden çıkmış da ilk kez bir şey yapmayı deniyor gibiydi.

Kalemin kapağını açtı ve satırlara dokundurmadan, sadece ucu ile takip ederek okumaya başladı. Ilk sayfa bitmişti ki, omuzlarını belli belirsiz oynatıp kalemi kitabın arasına bıraktı ve odanın öbür ucuna dönerek, “Yapamıyorum” dedi. “Olmuyor, okuyamıyorum. Böyle, sanki devam edemiyorum.” Ayak sesleri odanın öteki ucundan ona doğru yaklaştı ve yumuşak bir şekilde, omzuna ılık bir el kondu. “Tamam” dedi, “Bir şekilde devam edeceksin; bugün ya da yarın.”

Herşey ne zaman bu kadar sarpa sarmıştı, o da hatırlamıyordu. Eskiden akşam yemeğinden sonra odasına gelir, eline bu sihirli kalemi alır ve okumaya başlardı. Okumak ve yazmak ona en iyi gelen şeydi. Yaklaşık bir sene önce ise herşey temelinden sarsıldı. Önce anne ve babasının arası açıldı. Babası akşamları eve geç geliyor, geldiğinde de genellikle alkollü oluyordu. Dikkatini ne ona, ne de annesine veremiyordu. Her konuşma bir iki gün sonra, sanki hiç daha önce yapılmamışçasına tekrar ediliyordu. Bu durum zamanla hem annesini, hem kendini yıprattı. Ister istemez babasına karşı bir öfke duymaya başladı. Annesinin yaptığı hiç birşey çare olamadı bu duruma. Oturulan odalar ayrıldı, yapılan sohbetler farklılaştı. Işte herşey böyle başladı.

Bazı arkadaşlarından bu tür değişiklikleri duymuştu. Onların da ailesinde buna benzer kopuşlar yaşanıyordu. Hatta bazı arkadaşlarının anne babası ayrılmışlardı. Bazılarınınki ise bir anne düzelmiş, hatta eskisinden bile daha iyi hale gelmişti. Onun ailesi şu an neredeydi, bilmiyordu. Ancak yorulduğunu hissediyordu. Evindeki bu sarsıntı hayatında yaşanacak diğer artçıların anasıydı.