Iz

“Bir iz bırak burda, iz bırakanlar unutulmaz.” derken aslında kim için söylenmiş bu sözler? “Unutmamam için bana bir sebep ver” demek mi, yoksa “Madem gideceksin, gönlüm olsun da öyle git” demek mi?

Bu satırlar vazgeçilmez birine mi yazılmış, yoksa bir hevese mi adanmış?

Hadi bir kez de bunu düşünerek dinleyelim o şahane şarkıyı. Siz kime yazardınız?

Kör Homosapien

Ne kadar ileri gidebilirsin hayatta? İçinde yanan acıyı söndürmek elinde mi? Evet, elinde ise ne kadar ileri gidebilirsin? Ne zaman bir adım daha ileri gidersin? Adım attın, peki… Peki, sınırı geçer misin?

Son günlerde ne kadar çok o sınırı geçiverdi insanlar. İnsanlar, aileler, kadınlar, adamlar, çocuklar… Ve her gün, o sınırı geçenlerden misli ile daha çok o sınırı geçmeyi düşünüyor. Peki sen etrafında olup bitenin farkında mısın? Ofiste karşı masanda oturan adamın yüzüne baktın mı? Derdi mi var? Acısı mı var? Nesi var?

Sınırları geçen insanları ileri itenler sadece sistem değil. Onları işaret parmağımızla bile olsa itenlerden birisi de bizleriz. Çünkü bizler etrafımıza karşı kör yaşayan homosapien’leriz.

Ortanca Çiçekleri

Yıllar önce, ben çocukken, sıcak bir yaz gününde babaannemlerin yazlığında balkondan bakıyordum. Aşağıda renk renk, kocaman çiçeklerin bir çit gibi apartmanların önünü perdelediğini gördüm. Babaanneme dönerek bu çiçeklerin adını sordum. İşte o gün o güzel çiçeklerin babaannemin en sevdiği çiçeklerden “ortanca” olduğunu öğrenmiştim. Ondan sonra da yıllar boyu, ne zaman ortanca görsem içim mutlulukla doldu ve babaannem geldi aklıma.

Ne enteresan değil mi, bazı şeylerin aklımızdaki imgelenmiş hallerinin olması. Babaannem desem belki aklıma ilk gelen ortanca çiçekleri olmaz ama ortanca gördüğüm vakit aklıma o naif hanımefendi geliverdi yıllarca. Farklı farklı olaylar, farklı farklı anılar… Her bir imgenin beynimizde bir şeylerle bir bağlantısı ve o bağlantının kalbimize akan bir yolu var. Ben, insanları ölümsüz kılan şeyin o yol olduğuna inanırım. Birini kaybetmenin kalbimize akan yolu kaybettiğimiz gün olduğunu düşünürüm.

Her bahar dönemi anneannem ve dedem Murgul’a giderler, güz dönemine kadar da orada kalırlardı. Hem Bursa’da, hem Murgul’da evinin bahçesinde çiçekler olurdu anneannemin. Ne zaman ziyarete gitsem en taze çiçeklerini keser ve vazoya koyardı. Murgul’daki bahçede de ortancalar vardı. Kimi zaman ortanca, kimi zaman gül… O dönem hangisi daha canlı ve taze ise o demeti koyardı sofraya. Bu yaz bayram için gittiğimde en taze ortancaları kesti ve elime uzattı, “Hadi bunları vazoya koy” dedi. O kadar güzel görünüyorlardı ki, güneşli hava ile o ortanca demeti resmen kalbimi çalmıştı. Anneannemin içindeki o renkler sanki ortanca demetine saçılmış gibiydi.

O demeti vazoya koyduktan iki gün sonra anneannemi kaybettik. Cenazesi geldiğinde vazodaki çiçekler taptaze duruyordu, sanki daha yeni elime vazoya konması için verilmiş gibi… Sanki iki gün evvel anneannemin elinden ellerime konmamış da, daha yeni kesilmiş gibiydi. Ve işin kötüsü, anneannem o demeti elime verirken ben acaba onun yüzüne bakmış mıydım? Hiç hatırlamıyorum. Yoksa sadece gülerek çiçekleri alıp bu fotoğrafı mı çekmiştim?

Şimdi ortanca çiçeği gördüğümde aklıma bu iki harika kadın geliyor. İkisi de bugün burada değil. İkisinin de bu satırları okuma şansı yok. Ama ikisi de hala var. Çünkü ortanca çiçeğinin anısından kalbime akan bir yol var ve ben o yolu her gün baştan sona yürüyorum. Eğer sizin de bir yolunuz varsa, o yolu takip etmekten vazgeçmeyin. O yol size acı değil, güç versin. Ben de eskiden insanın kaybettiği sevdikleri için bir şeyler paylaşmasını anlamaz ve hatta “ ne gerek var” diye düşünürdüm. Başa gelmeden bilinmediği gibi, insanların başa geldikçe fikirleri de değişiyor. Ve şu an bu anıları paylaşmanın o yolu takip ederken atılması gereken ya da atılması tercih edilebilecek adımlar olduğunu düşünüyorum.

Bu yazım sizin de kaybettiğiniz sevdikleriniz için kalbe giden yolda yürümenize vesile olsun isterim. O yolu yürüyen herkesin o yolda ortanca çiçeklerini de elinde tutması dileği ile…

Unbelievable – Netflix Dizisi

Gerçek olaylardan uyarlanmış diziler ya da filmler hakkında ne düşünürsünüz bilemem. Bu tür yapımların hem senaryo, hem de oyunculuk anlamında çok daha büyük bir sorumluluk üstlendiklerine inanıyorum. Hele ki, mevzu bahis yapımlar her toplumun sorununa parmak basan konuyu içeriyorsa bu bence gerçek bir sorumluluk demek.

Unbelievable 2019 senesinde Netflix’te en çok izlenen yapımlardan birisi olmuş bir dizi. Sonuna kadar da hem senaryo, hem de oyunculuklar ile hak ettiğini düşünüyorum. Empati duygusu yüksek biriyseniz duygudan duyguya geçerek izleyeceğiniz bir dizi olduğunu belirtmekte fayda görüyorum. Pek çok kez duyduğumuz, haberlerde izlediğimiz bir konunun çok popüler bir platformda, hem de çok gerçekçi ve nokta atışı bir üslup ile ele alınışı takdir edilesi. Spoiler vermekten kaçınıyorum, merak etmeyin; gelelim detaylara:

Dizinin konusu : Üniversite öğrencisi bir kız bilmediği maskeli bir adam tarafından kendi yatağında tecavüze uğrar. Sonrasında polis merkezini arayarak şikayette bulunur. Ancak konu incelen 2 erkek dedektif verilen ifadeyi çelişkili bulur ve genç kızın üzerine gider. Başının yasal olarak belaya gitmesinden korkan genç kız ifadesini geri çeker. Bu esnada iki farklı eyalette, iki kadın dedektif birbirleri ile çok benzer tecavüz vakaları üzerinde çalışmaktadır ve şans eseri bunu öğrenerek beraber çalışmaya başlarlar.

Dizinin vurucu noktası : Kesinlikle oyunculuklar ve içerik. İnanılmaz sahici ve etkileyici oyunculuklar izliyorsunuz. İçerik olarak değinilmesi gereken pek çok noktaya değinilmiş. Örneğin erkek dedektiflerin konuyu ele alışı, empati kuramaması ve konunun ne kadar vahim olduğunu algılayamaması ile kadın dedektiflerin mümkün olan en hassas şekilde ve ayrıntılı olarak ele alışları arasındaki fark çok çarpıcı. İnsanların karşılaştıkları durumlara aynı tepki vermemeleri, zorluklarla başa çıkma yöntemlerinin farklı oluşu gibi detaylar da empati kurma sürecini destekleyen ayrıntılar arasında. Tecavüz denen olgunun ne olduğu ve bu kavramın insanların algısında ne yer ettiğindeki farklılıklar da sahneler arasında verilen mesajlara dahil edilebilir. Ek olarak, bu tür yaşanan durumların akabinde mağdurun çevresi tarafından olası bir dışlama durumu ile karşılaşmasının hiç de sıra dışı olmadığını görüyoruz.

Dizinin kadrosu: Toni Collette, Merritt Wever ve Kaitlyn Dever

Çok güzel bir kurgu ve oyunculuk ile gerçekten önemli sosyal mesajlar veren dizilerin daha çok izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle şiddetle tavsiyemdir. İzleyen var ise ya da bu yazı sonrası izleme şansınız olur ise kıymetli yorumlarınızı okumayı çok isterim.

Görüşmek üzere…

Yaşamanın Hevesi

Amy Judd

Tek bir dokunuşun, tek bir anın seni hiç olmayacak bir duyguya kaptırdığı oldu mu? Belki aklının ucundan geçmeyecek bir günaha ya da sevaba çekilivermek tanıdık geliyor mu sana? Nefret etmek gibi ya da çılgınca arzu etmek gibi bir şey şu an bahsettiğim… Hiç bunun nasıl da gelip damarlarındaki kana konuverdiğini hissettin mi?

Bak yine gelip konuveriyor damarlarıma. Yaşamayı seven insanları seviyorum mesela. Gözümün içine dolu dolu bakanlar, anı yaşamaktan keyif alanlar… Lanet olasıca şu kıçı kırık dünyada nefret edilesi o kadar çok şey varken, hiç nefretle zaman kaybetmeyenler onlar. Aksine, onlar yaşamak için heves duyanlar.

Sen de duyuyorsun değil mi seslerini? Kendini tutmuyor onlar, korkmadan kahkaha çıkıyor dudaklarından. Ta ki artık vakit geçirmek istemeyene kadar insanları tanıyor, hayatı paylaşıyorlar. Aşık oluyorlar… Sevgiyi korkmadan hissediyorlar. Nefretle ya da nifak tohumu ile temasa geçmiyorlar.

Kısacası istiyorlar; bu dünyayı dolu dolu yaşamak ve hissetmek gerçeği…

Çıplak Adamın Hikayesi

Kendinin önce öleceğinden o kadar emindi ki, yol arkadaşının ani gidişi onun nefesini kesmişti. 55 yıl, dile kolay! Ve bu 55 yılın son 10 yılında ölümü düşünmeye başlamıştı. Teker teker, katıldığı dost cenaze töreni sayısı artmıştı. Birer birer yolcu ediyordu eski dostları. Kaldı ki, kendisi de eskisi kadar sağlıklı değildi. Hem ruhen, hem de bedenen yorgun hissediyordu. Eskiden “Gık” demeden çıktığı yokuşlar, yaptığı sporlar artık dizlerini zorlar olmuştu. Ve yavaş yavaş yüzleşmeye başladı; “Her fani ölümü tadacaktır”.

Ruhen de iyi olmadığını söylemiştim ya, gerçekten de iyi değildi. Her zaman kavga etse de günün sonunda aynı yatağa girdiği hayat arkadaşıyla yataklarını da ayırmıştı. Sorsan, her ikisi de kendine göre haklıydı ya… Nihayetinde yol arkadaşlığında yataklar ayrılıvermişti. Serde o inat damar olduğu için, içten içe üzülse bile geri adım atamıyordu. İçi içini yiyor ama yine de “Hadi yanıma gel” demiyordu. Belki de ölümün önce onun kapısını çalacak olma fikriydi içini soğutmayan. Neticede geride kalan değil, giden olacak ve pişmanlık çekmesine gerek kalmayacaktı.

Fakat o plan yaptıkça, hayat da ona gülmeye devam etmişti. Nihayetinde, 10 yıllık küslüğün ardından barıştıkları hafta 55 yıllık hayat arkadaşı vefat etmişti. Aklına hiç gelmeyen, başına gelmiş ve onca yıllık hayat tecrübesinin hayat karşısında ne kadar da yetersiz kaldığını fark etmişti. Ölümlü dünyada bir sıra olmadığını ve yaptıklarının neticesi olacağını hesap edememişti. Pişmanlık denen yaşamayacağını, aksine yaşanmasına vesile olacağını düşündüğü şeyin kendine geldiğini yeni fark etmişti. Böyle bir şeyin kendi başına gelme ihtimalini nasıl da göz ardı edebilmişti? Hayata kafa tutan, yaşanmışlığı ve tecrübesine güvenen o adam artık çırılçıplak kalmıştı. Ne elinde deneyimi, ne sırtında birikimi, ne de yüreğindeki bilgeliği… Hepsi uçmuş ve onu çırılçıplak bırakmıştı.

Sizin için bu adamın kim olduğunun bir önemi var mıdır, bilmiyorum. Tek bildiğim; bu adamın hepimizin hayatında bir ya da birden çok bir yerlerde durduğu. Kim olduğu ise sizin zihninizde…

“Keşke”leri Duymak

Hayatın tüm getirdiklerini kucaklamak lazım. Lazım demekle olmuyor, bu bir beceri ve bunu edinebilmek gerekli. Acı kadar mutluluğun da bizlere verdiği dersler var, fark edebilmek elzem.

Diyelim sonrasında çok üzüldüğünüz kavgalar ediyorsunuz ve “keşke” diyorsunuz… Peki o “keşke”yi duyabiliyor musunuz? Eğer duyuyorsanız, artık kavga dışında davranış yollarını aramanın vakti gelmiş demektir.

Peki ben bu yolu nasıl bulacağım?” Bu yolu bulmak kolay değil elbet ama insan kendine 3. bir şahsa bakar gibi bakabildiğinde bir aydınlanma yaşanıyor. Bu da ha deyince olmuyor. Ilk başta söylediğim gibi; bazen bir mutluluk, bazen de bir hüzün kırk yıldır içten içe “biliyorum” dediğinizi gerçekten öğretiveriyor.

Peki ben bu keşkelerden ne öğrendim? O da başka bir yazımın konusu olsun.

Peki, sen bu hayatta ne öğrendin?

25 Litre

Dostluğu, sohbeti, geçmiş ile geleceğin kesişimini anlatan çok güzel bir sözdür; “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı var”. Oysa bir fincan kahveyi yudumlamanın dünyaya maliyeti 140 litre su. Kahveyi biraz yumuşatmak istersen, içine koyduğun sütün ederi ise 180 litre su. Peki bu hesaba göre, sen bir günde ne kadar su tüketiyorsun? Bunu daha sonra tekrar soracağım, sen bunu biraz düşün. Onun yerine şimdi başka bir soru daha sorayım; 25 litre ile bir gün geçirebilir misin?

Makarna yaparken, üzerine giydiğin düz t-shirt üretilirken, o kıyafeti yıkarken, sen yıkanırken, çay*kahve içerken… Sürekli tüketiyoruz. İnsanlar olarak tüketici canlılarız. Ve hunharca tüketiyoruz. Tüketmekle de kalmıyor, tükettiğimiz kaybakları sömürüyor ve o kaynaklara zarar veriyoruz. Bir kısım grup inanmasa ve “su tükenebilen bir şey değildir” dese bile, ben tükettiğimizi ve bir daha kullanamayacağımız durumda bıraktığımızı iddia edenlerdenim. Uzmanlar bangır bangır “su savaşları geliyor” derken; plajlarda üzerimizdeki denizin tuzlu suyunu atmak için kullandığımız durulama sularının tekrar denize döndüğünü unutmamalıyız mesela. Yani “durulamayı” yıkanma işine çevirmemeli ve sahil kenarlarında şampuan-sabun kullanmamalıyız. “E bunu herkes biliyor” demeyin, hala bu devirde kırklana kırklana sabunla, şampuanla yıkanan onca insan var deniz kenarında. Buna inanamıyorsun belki ama şuna inan; “Temiz” denen suyu klozet suyu olarak dökmemeli ve kullanılan suyu en aza indirgemeliyiz. Sırf bu bilinç ile Japonya’da el yıkarken kullanılan su, sifon haznesini dolduruyor ve yeniden bir temiz suyu kullanmak yerine, elimizi yıkadığımız suyu sifon olarak kullanıyor.

Ülkede, hemen hemen her umumi tuvalette “Nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak” diye uyarı asılı. Hemen hemen her yerde diyorum. Buradan bence şu sonuç çıkartılmalı; insanlar kendilerine yarayanı alıp, gerisini boş veriyor. Kirletmekten, “benden sonrası tufan” demekten vazgeçmiyoruz belli ki. Bunun içindir ki, yasal zorunlulukları hiçe sayıyor ve belki de sadece maddi çıkarlardan dolayı atıkları doğaya salıyoruz. O kadar maddi yaşıyoruz ki, maddi ve manevi gelecek tüm zarara karşı, sırf bugünümüzü değil de yarınımızı etkilemesini göz ardı ediyoruz. Çünkü “benden sonrası tufan” ve “ben işime bakarım”. Su kaynaklarının sadece bugünü değil; hem bugünü, hem geleceği, hem de her anlamda etkilediğini görmüyoruz.

Bayrağında yaprak olan, en çevreci ülkelerin maden için ormanlara, ağaçlara, canlara kıydığı bir dünyada yaşıyoruz. Bencilliğin ayyuka çıktığı, doğadan tamamen koptuğumuz ve sentetiğe kaydığımız bir dünya bu. Farklı bir konu gibi görünüyor belki size. Gelin görün ki bence tamamen bağlantılı mevzular bunlar. Bu konular üzerine o kadar güzel belgeseller var ki… En popülerlerinden olan 25 Litre ve İklim Meselesi’ni, yani bu konulara değinen belgesellerden sadece iki tanesini, izleseniz bile yeter zaten demek istediğim şeyi en bilimsel açıdan, en sağlıklı izahat ile anlamaya.

Bu dünya benim, senin, geleceğin. Bilinçli olarak yaşamakla kalmamalı, ne yaşadığımızın da farkına varmalıyız.

An ve Akış

Bir şekilde, bir yerden başlamak gerektiğine inanıyorum. Serbest bırakmak ile başlayabilirsin mesela. En zorunu, ilk adım olarak istiyorum senden. Düşünme, sen geleni kabul edeceksin. Hayatının her aşamasını kontrol altında tutamazsın, bazen teknen alabora olacak. Derler ya; “dünyanın altının üstünden daha iyi olmadığını kim garanti edebilir?

Her birimiz, istediğimiz şey için bir şekilde çaba sarf ediyoruz. Gücümüz yettiğince, dilimiz döndüğünce istiyoruz hayattan. İstemek de çaba göstermek kadar bir adım sonuçta. Atılan bu adımlar bir yolculuğuoluşturuyor ve her adım bir başka durum, duygu, uyanış. Tüm bu farklılıklar içinde tek gerçek olan bu an. Yorulduğunda pes etmeyi değil, durup dinlenmeyi öneriyorum sana. Durmalı, dinlenmeli ve içinde olduğun “an”ı sahiplenmelisin. Hissettiğin şu an, olduğun şu an , yaşadığın şu an…

Kısa Bir Hikaye / Sihir (1)

Uzun zamandır çalıştığım iş yerimde o kadar bunalmıştım ki… Ailem farklı bir şehirde yaşıyor, ben ise okuduğum şehirde çalışıyordum. Mezun olduktan sonra hemen bir iş bulmuştum, iyi de para kazanıyordum ama üçüncü yılın sonunda pek çok şey kağıttan kule gibi tepeme yıkılmaya başlamıştı. İşte ben de bir karar verdim; istifa edecek ve ailemin yanına dönecektim.

Zamanın şartlarında oldukça iyi maaş kazanırken neden istifa ettiğim ise başka bir zamanın konusu olsun. İşi bırakma kararım kesinleştikten sonra, oturduğum evi hemen bir başka arkadaşıma devrettim. Ev sahibimi de aradım, durumu izah ettim. Ev ile ilgili tüm yasal prosedürleri bir bir halletmeye başladım. İnsanın onca senesinin geçtiği bir şehri terk ederken iki üç valize sığabiliyor olması her zaman beni derinden etkilemiştir. Ne kadar iz bırakabildim ki burada? Bu şehir neler bıraktı, neler verdi bana? Kim bilir, belki de benden yavaş yavaş çaldı üç beş parça. Ara ara düşünürüm, sadece tek bir sırt çantasına sığabilmeli insan diye. Bunu düşündükten sonra gider yüklüce alışveriş yaparım, modern çağın kurumsal gereklilikleri de ortada var sonuçta.

Yaşadığım şehri terk ettikten ve ailemin yanına döndükten sonra bir süre dinlenmeyle geçtim. Yapamadığım şeyler için zaman ayırdım kendime. Spora başladım, daha çok dizi ve film seyrettim. Üç beş ayın sonunda dinlenmenin yeterli geldiğini düşündüm ve iş aramaya başladım. Kolay mı oldu; hayır. Demiştim ya, gerçekten çok iyi paralar kazanırken birden sıfıra inmek hiç de kolay olmadı. Ancak yılmadım; kendime, bıraktığım yerden değil belki , sıfırdan da hayat kurabilirdim. İşte bu sıfırdan hayat kurabilme fikri psikolojik olarak ayakta tuttu beni. Bu arada aşk hayatımı soracak olursanız; yalnız ve mutluydum. Beş senelik bir ilişkiyi de onca sene yaşadığım şehirden dönmeden hemen önce geride bırakmıştım. Saygı ve sevgi ile biten bir ilişkiden daha kıymetlisi yok. Hem içiniz, hem kalbiniz rahat bir şekilde yola devam edebiliyorsunuz. Üzerine, insanın yeniden bir hayat kurma gayesi olunca gerçekten detoksa girmiş gibi hissediyor.

Gel zaman, git zaman bu döngüye ayak uydurmuşken, telefonumun ekranında bilmediğim bir numara belirdi. Heyecan ile açtığım zaman iş görüşmesi için, bulunduğum şehrin en iyi firmalarından birinin aradığını öğrendim. Görüşme ertesi gündü ve dünyanın en mutlu insanıydım. Hemen ne giyeceğimi planladım, hazırlık yaptım ve beklenen gün gelince de görüşme yapılacak yerin yolunu tuttum. Hayatımda hiç iş görüşmesine girmemiş kadar heyecanlıydım. Bu işi istiyordum; sadece iş aradığım için değildi isteğim. Ülkede çalışmak istediğim yerleri sorsalar buranın adını ilk 3’te vereceğim için de bu denli coşkuyla istiyordum işi almayı. Oldukça kalabalık bir odaya yönlendirildim; pek çok üst düzey yönetici burada oturmuş ve bana bakıyordu. İş görüşmem yaklaşık 1 saat sürdü ve heyecanla başlayan görüşme heyecanla sona erdi. Şimdi sıra gelecek dönüşü beklemekteydi. Tabi bu arada başka iş görüşmelerine de gitmeyi ihmal etmedim. Ancak gönlüm, ilk gittiğim görüşmedeydi ve içimden bir his olumlu sonuç alacağımı söylüyordu.

Aradan bir hafta geçti geçmedi, telefonum tekrar çaldı ve çok istediğim iş imkanı için ikinci bir görüşmeye çağrıldım. Tüm sınav ve mülakatlardan geçmiştim, ancak ikinci bir görüşme için davet edildiğimi söylediler. Bu öyle enteresan bir his ki; olumlu olduğunu biliyorsunuz, ancak içinizde bir his var ve sanki olumsuz olacakmış gibi sizi hüzne boğuyor. İşte bu duygu ile mücadele edebilmek için birkaç arkadaşım ile dışarı çıkmaya karar verdim. Güzel bir mekanda buluştuk ve sohbet etmeye başladık. Arkadaşlarının arasında olduğun zaman, hele ki vakit geçirmekten keyif aldığın kimseler ile birlikteysen, tüm o kasvet bulutları dağılmaya başlıyor. Ben de tam olarak böyle bir an içindeydim, sadece anın keyfini yaşıyordum ki kafamı kaldırdığımda tanıdık bir yüzün bana doğru ilerlediğini gördüm. Çok samimi olmadığım ama denk geldikçe iletişim içinde olduğum bir arkadaşım bana doğru yürüyordu. Selamlaştık ve ayaküstü kısa bir sohbet ettik. O da arkadaşıyla bir şeyler yemek içmek için gelmiş, beni görünce bir merhaba demek istemiş. Oturduğu yeri gelişi güzel parmağıyla işaret etti ve ben de gayr-ı ihtiyari o yöne baktım. Masadaki kişiyle göz göze geldik ve o an içimde çakan şimşekler yüzünden gözlerimi anında kaçırdım. Ondan sonrasını da pek hatırlamıyorum. Tüm gece kalbimin sesinden başka bir ses duyamadım. Böyle bir şeyin mümkün olma ihtimali olduğundan bile haberdar değildim. Hissettiğim şey aşk değildi, korku değildi. Hissettiğim şey sanki birinin beni omuzlarımdan tutup, sarsması gibiydi. “Uyan!”